Taksici söyleniyor:
“Şuraya bak, trafik, trafik, trafik. Her yer trafik. Şart sanki herkesin sokağa arabasıyla çıkması” (Saat sabahın 9′u, Topağacı civarı)
Benden cevap:
“Değil tabi, herkesin arabası olmak zorunda da değil.”
Şöför:
“Yani…Arabası olsun tabi de her yere arabayla mı gitmek zorunda?”
Ben:
“Yoo. Ama ‘Ay otobüse/minibüse mi bincez yani?’ diyen bir kesim de var. Bir de araba alan da kullanmak istiyor haliyle. Duvar halısı değil ki bu asasın dursun.”
Taksici:
“…Hı hı”
Ben:
“Bunun bir de mezun olan çocuğu var, eşi var, yeni gelini var, şirket kontenjanı var, yatırım olsunu var, 4 teker olsun bizim olsunu var. Araba alan alana.”
Taksici:
“…doğru”
Ben:
“Öte yandan herkes İstanbul’da yaşamak zorunda da değil.”
Taksici:
“…”
Ben:
“Bura böyle n’apacaksın. 7/24 trafik, kalabalık, işsizlik, pahalılık. Hem söylen, hem yaşa, yok öyle yağma. Gülü seven dikenine katlanacak, yapacak bişey yok”
Taksici:
“…” (İç ses veriyorum “Sabah sabah çattık karıya”)
Ben:
“Neyse, ben şu köşede rica edeyim lütfen. Kolay gelsin, iyi işler.”
Taksici:
“Sağolun, size de.”
Sabah sabah
Madaaam!
Çocukluğumda babaannemin, o zamanki yazlık ev semti olan Caddebostan semtinde (keza Şişli’de de) komşuları vardı, isminin daha doğrusu soyisminin önüne “madam” koyarak hitap ederdik. Gayrimüslimdi komşular, o yüzden mi madam derdik yoksa o zamanın raconu mu oydu bilemiyorum. Hoşuma giderdi ama orası kesin, değişik olduğunu düşünürdüm. Hani bizim anneanneler, teyzeler “bilmem kim hanım teyze” iken “Madam Bilmemkim” pek bir gizemli gelirdi bana. Sonra zaman içinde, belki de babaannelerin, dedelerin de gitmesiyle, “Madam”larda yavaş yavaş çıktı hayatımızdan, Fransa’ya filan gitmediğimiz sürece…
…diye düşünürken bu sabah tekrardan karşılaştığım “Madaam” (evet, iki a ile yazdım) hitabı, bırakın yukarıdaki hisleri, sırtımdaki tüm tüyleri, köpek görmüş kedi gibi dikiverdi havaya.
İsmi lazım değil bir mağazanın içinde tek Türk olduğumu farketmem de bu sayede oldu aslında. Etraf kalabalık, içerde envai renk, çeşit, beden insan var. Fakat tezgahtarların diline pelesenk olmuş tek bir kelime yankılanıyor tüm mağazada; “Madaaaam”.
Anladık, kadınlar alışveriş ediyor, orası da bir kadın giyim mağazası ama bir “Madam” bu kadar mı çirkin, bu kadar mı haysiyetsiz, kişiliksiz ve herkese yakışacakmış gibi telaffuz edilir sorarım.
Hayır, “Madam” hitabetinin sonrası da başka bir yabancı dil olarak gelse ona bile eyvallah. “Madaaam, Sen bunun Large’ını giyiyorsun?” (Gerçi bu cümleye bakarak tezgahtarın hakkını da çok yememem gerektiğini farkettim. En azından “Madam”ın arkasından bir devrik cümle getiriyor. Empatisinden değil ya gerçi, Türkçe’sinin bozukluğundan,neyse…)
Demem o ki, özgeçmişinde yabancı dil olarak İngilizce lisanını işaretleyen tezgahtarları da kızılcık sopası paklar. Önünüze çıkan her yabancı uyruklu kadın “Madam” değildir. Bunun Mrs.’i var, Signora’sı var, Frau’su var…
Madem ayıramıyorsun kim hangisi, basıver gitsin sen “Hanımefendi”yi.
Başkası için tatil yapanlar
Yalanım yok, ben tatil yapmak için yaşayanlardanım. Ya da doğrusu, çalışanlardan. Buna, yemek için yaşamayı da ekleyebiliriz tabi (yaşamak için yemektense) ama o başka bir yazıya konu olabilir. Dikkatimizi dağıtmayalım.
Konu tatil olunca akan suların durması da çok normal. Şimdi benim (kendimce) yolum, amacım belli. Ben farklı başlıklar altında tatil yapabildiğimi biliyorum. (Bkz. Yemek için tatil, görmek için tatil, kültür için tatil, uyumak için tatil, spor için tatil vbg) Tatil konusu tabi ki benim bu sıraladığım konularla sınırlı değil. Ama şu günlerde dikkatimi çeken bir alt başlık var ki kendi altında ne cevherler barındırıyor, size onu anlatmak isterim.
* Başkası için tatil yapanlar (1): Bir başkasının tutturması sonucu yapılan tatil. “Yaa, ama benim doğumgünüüüüm/ Yıldönümümüz aşkısııı (Evet, Yalan Dünya dizisi ile jargonumuza giren bu kelimeyi, bizzat, şahsen, kendim, geçen hafta Nişantaşı’ndaki bir mağazada tam da konsomatris tipli bir ablanın tezgahtar kıza sarfettiğini duydum. ‘Ay aşkısı tam benim bedenim, sağolasın’)Annemler gitmezsek çok bozulur” gibi cümlelerle oltaya getirilirsiniz, bilesiniz.
*Başkası için tatil yapanlar (2): Hasetinden yapanlar da var tatili. Nam-ı diğer “Bilmemkim(ler) gitmiş, geçen gün Feys’te gördüm(!) Kimler nerelere gidiyor artık, bizim neyimiz eksik, biz de gidelim, görelim bakalım neymiş!”çiler.
Merak ettiğinden değil ha, anladınız siz onu.
*Başkası için tatil yapanlar (3): Birileriyle girdiği fitness, spor ve sportiflik konuşması sonrası kendisini trekking parkurunda, köprülü kanyonda ya da yoga kampında bulan tarzdır. Bu kişileri tanımlamak kolaydır. Yüzlerinde hep acı çekirdek, ekşimiş peynir yemiş ifadeyle dolaşırlar. Zira aslında olmak ve bulunmak istedikleri yer orası değildir ama ah şu “herbokolog”luğun gözü körolsun.
*Başkası için tatil yapanlar (4): Bu kategorideki arkadaşlar kendi gezip gördüğünden birşey anlamadığı gibi tatilin amacının sadece fotoğraflamak olduğunu düşünen tarzdır. Genelde “Japon” olarak da adlandırdığımız bu grup tatili yerinde yaşamaktansa, fotoğraflarla sonradan yaşamayı tercih eder. O kadar ki “Abi bak bak, ne var orda, ne oluyor” deseniz bile adam o vizörden gözünü çekemez, “Bi dur allasen, şu Eyfel’i çekcem 3-5 poz daha” cevabını bir şamar gibi patlatıverir suratınıza. Artık çekilen resimlerin günümüz Facebook’u için özenle kurgulanması da söz konusu malumunuz. Japon olduğumuz kadar da esprili, sanatçı ruhlu (Her Türk fotoğrafçı doğar), markalara meraklı (Her Türk Prada giyer, Luiy Viton kullanır) insanlarızdır. Bu tarzda önemli olan sizin orada ne yaşadığınız değil, elaleme göstereceğiniz resimlerin nasıl çıkacağıdır.
*Başkası için tatil yapanlar (5): Çocuklu şehir insanı da malesef bu kategoriye girer. “Şu yavrucaklar bir deniz yüzü görsün, temiz hava solusun” düşüncesiyle yola çıkılır, tüm tatil elde tabakla “Evladım gel, yemeğini ye, yok yoksa sana deniz meniz!” ile o koca hafta tüketilir. Ne çocuk ne de ebeveynin bir şey anladığı tatil türüdür. Üzücüdür, keşke böyle olmasadır.
Yani… Korkum şu; günün birinde, demezler mi sana:
“Ey kul, hadi beni bırak, kendin için, nasıl bir tatil yaptın?”
Sen Nerden Geldin? Vol.3
İyi kötü yazılarımı takip edenleriniz başlığın neye işaret ettiğini bilir.
Yavaştan gelenekselleştirmeye başlayacağım “Sen Nerden Geldin” başlıklı yazılarımın 3.sü ile karşınızdayım efendim.
Buyrun, bu sefer kim, hangi arama kelimelerini kullanarak naçizane bloguma ulaşmış, beraber bakalım. (Evet yine yazıldığı gibi, yine düzeltmesiz)
*kadın poposu ön kılı
*çık dışarıya oynayalım oyun alanı örnekleri
*dik yürüyemiyorum
*kadınlar anadır dırdır
*telekomdan aradığını söyleyen email adresi isteyen dolandırıcı
*heyyüla kelime
*sarhoşlktan midesi bulananlara
*lahana örgü
*ofise pipini göstererek çiş ve bok yapma oyunu oyna
*karşı komşunun delisi
*you can follow any responses to this entry through the feed
*sahibinden o abi
*çocuk yürüsün diye yapılan kocakarı ilaçları
*beni özliysin niye aramiysin
*maykıl ceksın kalp atış sesleri
*topuklu ayakkabının topugu yamuksa duzelırmı
*gece ağızdan köpük çıkması
*pokerde sinekmi buyuk maçami
*iyilik sağlık senden
*dünyanın en pipisigözükenadam
Ten rengi
Nedir bu Türk kadınındaki (bir benzeri yaşını almış İngiliz teyzelerde de vardır gerçi) “Ten Rengi” çorap giyme sevdası?
Ne teninin rengini uydurabilir, ne bedenini, ne dokusunu ne de inceliğini. Baş vermiş tüyleri saklamak için de en uygunsuz çoraplardan biriyken bu ten rengi, nedendir ki bu tutturma hali?
“Varla yok arası” desen değil. Güneş çıkıverdiğinde tüm bacaklar ışıl ışıl, yanar dönerli. Mat olanını giysen mürebbiyenin seçimi. Bir de iyiden iyiye koyu ve kalın olanları var ki (literatüre babaanne çorabı olarak girmiştir) kadın ya da erkek, insanı güzel bacaktan bile soğutur, o derece yani.
“Çorapsız, pürüzsüz bacak” ayağına cingözlükse hanımların derdi, benden bir tavsiye, o tırnaklar iyicene törpülene, hasır sandalyelere kat’a ilişilmeye!
Topaklanan mı revadır, bilekte toplanan mı, yoksa topukları aşınanı mı?
Ben cevabı bilemedim ama, köşeyi dönmek isteyeniniz varsa, buyrun size bir kurs fikri, denemesi bedava!
“Uygulamalı, (ten rengine göre) çorap ve fondöten seçimi dersleri verilir”
Özenmeyeceksin arkadaş
Ya da ben özenmeyeceğim.
Ne zaman kendime “Yahu epeydir şöyle adam gibi elbise, etek filan giymedin. Bir efendi ol, kız çocuğu ol” diyip cici bici bir etek/elbise giysem, erkek fatmalıktan filan çıkmaya karar versem, Aeolus’un laneti midir nedir, rüzgar bir esmeye bir üflemeye başlar ki, o eteğin, elbisenin altına neden düz renk yerine desenli don giydiğime küfreder hale gelirim. Hani madem bahsi geçen etek parçası kıçımda değil de kafamda duracak, kıçımızın deseni de fazla göz almasa daha iyi olacak.
Ya da diyelim ki beyaz papuç geçirdim ayağıma, illa o gün mü ziftlenir asfaltlanır kardeş bizim sokak?
Saça fön çektirdiğinde, hadi diyelim hava durumunu bile kontrol ettin de, o klimaların suları illa senin kafana mı damlamalı?
Tam yemeğin kıvamını tutturmuşken, masada da insanlar beklerken, neden o çıkıntıya takılıp da elindekini yere düşüren yine ben?
Zeus huu, bir bakıver bu yana! Azıcık çeki düzen versen fena olmayacak şu kız ve oğullarına!
Yazma kaygısı
O vakitler, yani taaa çocukken, yazı işlerine öncelikle hatıra defterleriyle başladım. Tamam, orjinal bir durum yok, çoğu çocuğun hatıra defteri var. Ben de benimkini insancıklara verip, içini süslü püslü, dolmuş olarak geri almayı pek severdim. Ama bir çekincem de yok değildi. “Allahım inşallah bu da ‘sepet sepet yumurta, sakın beni unutma’yı yazmaz!”
Sıkılırdım herkesin aynı şiiri ittirip kaktırmasından. Kendim, sanırım bu yüzden, daha çok uydurmasyon şiirler yazardım milletin defterine. İlham perim gelmemişse ben de kakalayıverirdim “damdaki kediler”i ayrı…
Bu hatıra defteri olayından paralel bir geçiş ile günlük tutma işine terfi ettim. Aynı mantık üzerine kurulu bir sistemle başlamış olsam da günlüğümle daha samimi bir ilişki içine girdiğimi hem kendisine hem de olası okuyuculara anlatmak namına günlüğüme isim taktım ve de “sen” diye hitap etmeye başladım. (Tamam, tamam, ablamdan kopya çekmediysem(!) de esinlendim biraz…)
Şimdi, günlüğün olası okuyucuları kimdi?
a)Bir “sana güveniyorum” unsuru olarak defteri eline tutuşturduğum arkadaşlarım (nesine güvenecekse, alt tarafı önceki gün kaç kere meyve suyu içtiğim, saklambaçta nereye saklandığım, en favori peluş hayvanımı kaç kere yıkadığım filan yazıyordu. Devlet değil Nihan sırrı!)
b)Büyükler a.k.a anne, bir ihtimal abla, daha da düşüğü baba!
Birinci şıktaki okuyucuyu etkilemek için yapılması gereken defteri süslemek, sözüm ona güzel yazı(!)yla defteri doldurmaktı. İçerik kof olsa da ne yazar. Cicim, bicim, muç muç muç kafi gelen sözlerdi. Fakaaaat, ikinci şık okuyucular için düzgün Türkçe, iyi evlat, çalışkan çocuk mesajlarını o deftere karalamak bir nevi görev bilinciydi. Ay ne sıkıcıdır o günlükler, of yani!
Neyse efendim, ilkokuldan ortaokula terfi ile günlüklerle beraber anket defterleri çıktı bu sefer de piyasaya. 20 bilemedin 25 soruda, sözüm ona, arkadaşını tanımak için yaratılmış sorular silsilesiydi bu anket defterleri. Ne tür müzik sever, hobileri nelerdir, ıssız adaya düşse yanına alacağı 3 şey nedir ıvır zıvır. Hoş, bu anket soruları kişisine göre de yeniden yapılandırılabilirdi. Misal, hoşlandığınız bir oğlana defteri vermeden önce, soruları yeniden yazar, “Hoşlandığınız biri var mı? Varsa kim?” maddesini de araya bir yere sıkıştırıverirdiniz. İnsanları sizin anketinizi cevaplamaya teşvik etmek için ise, o yazdığınız soruları ilk cevaplayan şahıs da siz olurdunuz. Ay ne yaratıcılık vardır o cevaplarda… Ne siz sorun, ne de ben anlatayım.
Gel zaman git zaman, değişen devir ve yaşla beraber yazma işi de şekillenip dallandı budaklandı. Uluslararası arkadaş mektupları, emailler, sıkıntı anları yazıları, arada reklam yazarlığı filan falan derken geldik bu günlere. E tabi, hala “okunsun” diye yazıyoruz bunları. “Ay ben sadece kendim için yazıyorum!” diyerek ne sizi ne de kendimi yiyeceğim.
Kaygın nedir ki diye sorarsanız bana eğer, “Sizi sıkmamak, kendimi de yazmak için kasmamak” diyebileceğim ancak. Madem tıklayarak buralara vardınız, okuyacağınız yazının sonunda -olur ha- bir tebessüm yaratsın.
