Meraklı Portakal Fanfan

Artık neredeyse geleneksel olan yıllık aralarımdan sonra yepyeni bir post ve de haberle karşınızdayım sevgili okuyucular. Hoş, ben bunu yazana kadar haber biraz tazeliğini yitirdi benim nezdimde fakat sizin aranızdan duymuş ya da duymamış olanlar, duyup da birbirine anlatmayanlar vardır diye bu havadisten bahis açayım istedim.

Geçtiğimiz sene doğan Nihan Ana karakteriyle birlikte aslında bir karakter daha yarattım. Sağolsun analığımın bu konuda katkısı su götürmez bir gerçek. Nihan Ana olmayaydım, bu yardımcı oyuncu da çıkmayacaktı piyasaya. Ya da doğrusunu söylemek gerekirse, benim ufaklık olmasaydı, şu aşağıda göreceğiniz muhteşem, harikulade, sürükleyici ve dünya şahanesi eserden mahrum kalacaktınız, bana inanınız!

 

meraklıportakalfanfan

 

Fanfan, şahsında bizim oğlandan doğma, tatlı mı tatlı, bir o kadar da meraklı bir portakal. Merakı kadar gezmeye de tutkusu var. Hava burcu olduğundan mıdır bilinmez, arkadaş dedin mi yerinde durmak bilmez. Bu ufak macerayla merhaba demişse de hayata, burada duracağını hiç sanmam ondaki bu öğrenme tutkusuyla.

Kendisiyle tanışmak isterseniz eğer, ,internetten ya da en yakın kitabevinden ısrarla isteyiniz, bence okumaya değer 🙂

Reklamlar

Seni leylekler getirdi yavrum

“Sonrasında da ormanda kurtlar büyüttü çocuğum.”

Bu cümleyi aslında bizim oğlana değil de, sokakta salınan bir kısım teyze ve amcalara sarfetmem lazım. images(Burada yazar, sözü geçen amca ve teyzeleri, PacMan oyunundaki hayaletlere benzetmektedir. Ummadık yerden çıkan, ustalıkla sıvışman gereken, arada bonus olsun diye bir kısmını yutman gereken…)

Bizim şaşırmamızı bir kenara bıraktım, artık kalaylandık, çocuğun yanında devamlı ‘O öyle olmaz böyle olur’ laflarını işitmekten oğlan şaşalayacak diye üzülüyorum. ‘Lan benim ana baba sandıklarım gabi mi?’ demez mi bu çocuk günün birinde? İtibarımız iki paralık olacak kendi sabimizin önünde yeminle.

Mesela, günlerden bir gün, feribotla suyun öte yakasına geçmeye karar verdik. Dışarıda hava 1000 içeride 1500 derece iken, nisbeten püfür ve de püfür olan teknenin bordasında seyahat etmeyi tercih eden bizleri ‘Aman evladım üşütmeyin’ diye elindeki peştemalle benim belimden başlayıp, kucağımdaki oğlanın kafasına kadar üzerimizi örtmek suretiyle lahana sarma kıvamına getiren teyze;
ya da kendi kendisini sallasın, eğlensin diye ana kucağına koyduğum oğlanı (-ki kendisinin en iyi becerdiği ve severek yaptığı şeydir) ‘terkedilmiş’ belleyerek kendi koltuğunun önüne çeken amca; çok yaşayın e mi!

Aylardır sayesinde taklalar ve kahkahalar atarak yüzdüğü boyun simidine bakarak ‘Beline taksanız ya!’ diyen ve ‘Çocuğun özgürlüğü kısıtlanıyor, yapmayın. Siz olsanız siz de istemezdiniz.’ diyen ‘cık cık cık’cı teyze, sen de eksik kalma olur mu?

Zira çocuğun kullanma kılavuzu çıkmadı paketten. Biz işte ööööyle, orasını burasını kurcalayarak, gerek kurt gerek kuzudan sorarak, cızbız köfte gibi evire çevire bakıyoruz bu çocuğa. Hele önce bir üstü kızarsın…

Eşek Başı

imagesZaman zaman böyle hissettiğim doğrudur.

Kendi kendime gocunmuyorum aslında. Olay genelde birinin bana soru sorması, benim cevap vermeye başlamam, soruyu soranın cevabımın ortasında kafasını öte yöne cevirip başkasıyla sohbete dalmasıyla vuku buluyor.

O noktada ağzımdan dökülen, önce cümleler, ardından kelimeler, sonra da harfleri toparlamam biraz vakit alıyor. Açmışım vanaları bir kere, aktıkça akacakken sohbet, kortej geçecekmişçesine, trafik polisinin bir anda trafiği kesmesinde olduğu gibi öttürerek frene basmam, önce büyükleri ardından küçükleri tek tek elimle, gövdemle toparlamam, etrafta pek de bir parça bırakmamaya çalışmam, havada asılı kalanları ise nefesimi çekerek, dilimi uzatarak yakalamaya çabalamam komik bir görüntü oluşturuyor. Hayır, çok uzun konuşmuyorum. Ve yine hayır, sağa sinyal verip sola sapmıyorum. Soruyu soran şahsiyet, bir anda, suyun kaldırma kuvvetini keşfedip ‘Evreka’ diye bağırmaya karar verdiği için far yemiş tavşan gibi kala kalıyorum. Anlamlı olan kelimelerim bir anda büyük ‘EE’ ye ardından ‘eee’ ye sonra da ‘…..’ dönüşüyor. Ağzım açık kalıyor, şaşkınlıktan kapayana kadar geçen zamanda da herhalde yüzüm gözüm iyice kuruyor.

Ben bön bön önüme bakmaya başlamışım madem, bir hoşaf verseniz de denesem diyorum bazen.

Taarruz

Yahu bu postların adam akıllı Nihan Ana postu olmasını istiyorum ama elimde değil, çevre faktörü mü dersiniz nedir, içimden bir Nihat Ana çıkması işten değil.

Söz konusu analık olduğunda -kendimce- çok da pimpirikli bir tip olmadığımı düşünüyorum aslında. Fakat gel gör ki bazı 3. şahıs hareketlerine de sinir olmuyor değilim.

Misal; yolda oğlanla yürürken, markette sırada beklerken bir kısım teyze/amca/ablaların oğlanı mıncıklamak, yalamak yutmak istekleri. Hayır, bizim namussuz da karşı takıma mı çalışıyor nedir, bir gülücükler, bir kahkahalar millete, sorma gitsin.

Favori taarruzlarım şöyle:

1. Pusetinde mışıl mışıl uyuyan çocuğun, hırkasının içinde kalan eline, tünel kazarak ulaşmak suretiyle varmak, tutup o eli oradan çıkarıp öpmeye çalışmak, ola ki bebe uyandı, o vakit de topuklayarak kaçmak.

2. Yine pusetinde/kangurusunda oturan/duran çocuğun ellerini yalayıp yutmak suretiyle mıncıklamak. Elini emiyor olduğuna filan bakmadan, kendi elini/parmağını araya sokmak/iteklemek, üstüne gevrek gevrek ‘Ay ay ay, elimi de tuttu bırakmıyor’ demek.

3. Ağzının içine girip nefesini hohlatmak/vermek suretiyle ‘ho ho ho ho/ Ay ay ay /hgggrff prrrrff’ diye sözüm ona severek çocuğa önceki akşam menüsünü koklatmak.

4. ‘Ay sen bana mı gelicen. Gel annecim’ ( ki bu ‘Annecim’ hitabeti başlıbaşına başka bir yazı konusudur) diyerek çocuğu almaya davranmak.annecim

5. Oturduğumuz restoranda, tabağından kafasını kaldırıp, sanki fırından taze çıkmış ramazan pidesine davranır gibi, sakalına, ağzının yağına bakmadan yanağından, dudağından öpmeye çalışmak.

Şimdi…
Bu güne kadar durdum ama bundan sonraki karşı taarruzlarım şu şekilde olacaktır.

1. Çocuğumun elini kolunu kurcalamaya istekliyseniz ben de (eğer ki yalnız değilseniz) yanınızdaki kocanızı, sevgilinizi filan kurcalayacağım. ‘Sen ne yakışıklısın, benimle gelir misin? Gel senle bir boğaz yapalım’ gibi masumane cümlelerle başlayabilirim.

2. Öpmeye, yalamaya niyetliyseniz sizi öpüp yalayabilirim. Artık akşam içmiş olduğum işkembe çorbasının kusuruna bakmayacaksınız. Elinizi tutup sizi göbeğinizden gıdıklayabilirim. Belim ve kuvvetim yeterse havaya kaldırıp ayran şişesi çalkalar gibi çalkalayabilirim.

3. Boyunuza posunuza bakmadan ‘Ayyy, çiiirkiiiiin. O nasıl popo, etrafından dönerken dünya turuna çıktım sandım. Pis seni. Kokarca seni’ gibi sevgi cümleleri kurabilirim.

N’oluyo, ne bu şiddet bu celal demeyin. Oğlanın bir bebek olması, insan olduğu gerçeğini değiştirmiyor. O sizi tanımıyor, siz de onu. Siz bir bireyseniz o da bir birey. Sizden hoşlanmak, sizin tarafınızdan dokunulmak zorunda değil. Lütfen…

Ki bunun olası plaj versiyonu olan ‘ Aman da aman, pipisini yesinler’ versiyonuna ne siz bulaşın ne de ben gireyim.

Ingaa

its a boyMadem ben artık yazarım dedim, konuya herkesin başına gelen ama kimsenin bahsetmediği doğum hadisesi ile bir giriş yapayım. Hayat toz pembe değil.

En başa sarmak gerekirse;

Doğum dünyanın en güzel hissi değil bir kere kardeşim. “Ne var ayol, pırt diye doğurursun” diyenlerin kulaklarını sancı aralarında “Pırt ya, pırt! Görüyoruz pırtı” diye 100bin kez çınlatıp, kendilerinin çınlayan kulaktan ötürü kabakulak semptomları filan gösterdiklerini düşünüyorsan yazık sana. Keza onlar o anda sıcak yataklarından yeni kalkmış, kızarmış ekmeklerine peynirlerini katık edip çay eşliğinde, bilemedin pain au chocolat’larını cafe au lait’ye batırıp yemekle meşgul oluyorlar. Sense bir bardak suya hasret, ıkın babam ıkın.

Ikınırken sadece çocuğu değil, espri anlayışını da dışarı ittiğini de belirtmem lazım. Sana şekerlik olsun diye abidik gubidik diyenleri, kafasını bir çanak kurabiyeye gömmüş kurabiye canavarı edasıyla yiyesin geliyor. Geriye kemik filan bırakmadan…

Hayır, şizofren değilsin ama içinde yaşayan alt benliklerinle de tanışıyorsun. Sancı aralarında geyiğin dibine vurabilirken sancı esnasında Mr. Hyde’a dönüşüyorsun. Gözü dönmüş insan hiç görmediysen bir aynaya bakman yeterli olabilir. Kendine küsersin yeminle.

Bir de canın zaten dişinde, ıkın diyorlar ıkınıyorsun da yaranamıyorsun. “Öyle değil kızım. Bak bir nefes al, tut, gıkını çıkarmadan it, sonra nefesini bırakamadan haydi hop bi daha it”. Sanırsın ki Yetenek Sizsiniz yarışmasında kendini jüriye beğendirmeye çalışıyorsun. “Ya ama ebe hanım, şimdi ben tekli nefes çalışıp gelmiştim. Ama siz benden çiftli salto istiyorsunuz. Şunun ortasını bulsak da ben size bir salsa yapsam, beni de çan eğrisiyle şuradan geçiriverseniz? Olmadı limbo yapsak, ortada buluşsak?” diyesin geliyor, kifayetin yetmiyor. Kıssadan hisse “hhhrrgghhh hmmpppfff prrfff” diyip programını tamamlamaya çalışıyorsun.

Kapanışı bir kısım ağlamalar ve can havli ile yapıp -o adrenalinle- sesinin doğal bir synthesizer’a dönüştüğünü ve eko yaptığını düşünürken, kucağına hoppadanak konuveren ikinci bir ‘speaker’la programınının aslında çoktan sonlanmış olduğunu, jürininse sana “ö pua dö pua” vermesini beklediğini farkediyorsun.

Nihan Ana

Merhaba sevgili okur.

Yok hayır, ev yemekleri dükkanı açıp adını da Nihan Ana koymadım. Kendim “ana” oldum Allah inandırsın. Vatana millete hayrından öte, bana hayırlı olsun dilerim nezdinizde. İşbu sebepten dolayı yeni bir alt benlik peydah oldu. Şu son 1 senede yazmamışlığımın temel sebebi olmasa da yeniden yazmamın nedeni olabilir kendisi.

Nihan Ana nasıl bir karakter derseniz ben de çok tanımıyorum kendisini. Biraz Nihat’lık, bolca Niyan’lık barındırıyor bünyesinde bana sorarsanız. Sevdiği ve sevmediği bir kısım şeyler hakkında da aşağı yukarı fikrim var. Nevi şahsına münhasır bir karakter mi göreceğiz hep birlikte. Lafı daha fazla uzatmadan klavyeyi ben bırakayım da, siz kendisinden dinleyin meramını.

Bizim memlekette “anne” olmak zor zanaat. “Dur sen bilmezsin, o iş öyle olmaz böyle olur” laflarını işitmeye, tepeden bakılmaya, “cık cık cık”lanmaya mahkumsun bir kere. Bununla ilgili herbokolog yazıma gönderme yapmayı bir borç bilirim.

Su kısa analık ömrümde sevdiğim 3-5 cümleyi/soruyu sizin için derleyesim var.

1. “Bu çocuk niye ağlıyor?”

Valla sanırım önüne koyduğum Chateaubriand fazla pişmiş diye beni azarlıyor. Hayır, dişleri filan da yok ya, pişmemiş et zor çiğnenir diye düşünüp şeyettiydim. Yahu bebek niye ağlar? Konuştuğu Japonca, Arapça, Urduca gibi dilleri sen anlamadığından isyan ediyor herhalde. ‘Sıçarım böyle işe, göbeğim çatladı lan, ağlıycam artık bu mankafa karşısında. Bana reva mıdır te’allaam’ dese gerek. Saçı olsa yolacak ama keltoş malesef. Yoksa meramını başka şekilde anlatamadığından değil yani. Sabrı taşmış.

2. Ağlayan çocuğa bakıp “Bir sıkıntısı mı var?”

Yok aslında.  Yolda yanımızdan geçen sen cağnım(!) teyze merak et diye o. Biz ‘Evladım bizim memlekette kronik mağdur olmak iş yapar. Sen ota boka ağla. Dikkat çeker, prim yaparsın’ diyerek büyütüyoruz çocuğumuzu. Bak, senin dikkatini çekti bile!

3. “Kadın buldunuz mu?/Kadın yok mu?”

Bilmem? Kendime ara ara bakıyorum aynada, kadına benziyorum hala. Kayboldum filan mı sandılar acaba?

4. “Kadın düşünmüyor musun?”

Tepedeki sorunun devamı.

Yok. Genelde bir sonraki öğünde neler yiyeceğimi, kitap okumaya ne zaman adam gibi başlayabileceğimi, dün geceki filmin sonunun nasıl bittiğini filan düşünüyorum. İlla düşüneceksem Bradley Cooper filan düşüneyim bari.

5. Emzirirken: “Meme alıyor mu?”

Kendi anatomimden şüpheye düştüğüm başka bir an. Benim yıllardır önümde meme diye taşıdığım şeyler yoksa bir neymiş? Meğer memeden kasıt emzikmiş, emzik.

Güzelleme

imagesYine yoksun buralarda,
Aklım hep vuslatta.
Başkalarının gözlerine dalarken metroda bön bön
Seni düşlüyorum ben, n’olur dön!

Ayrılığımız derin bir sancı,
Yok mu bunun karbonhidrattan başka ilacı?
Makarnadan pizzaya koşarken ben,
Çikolata durağında aklımda hep sen.

Ayran budalası gibi ağzım açık,
Bilgisayar ekranı sanırsın hipnotize eden ışık
Trafikte sıkışmış beklerken,
İçim geçmiş biraz, yazık!

Geceler hepten renksiz,
Rüyalarım dersen isteksiz
Sevgilim “Uyku” n’olur gel,
Tak etti canıma bu yaşam sensiz!